Yılmaz Erdoğan’ın 1940’larda geçen, adı o zaman ”Şairler” olarak  bilinen bir film projesi olduğunu, başka bir film toplantısında duymuştum. O kadar heyecanlandım ki konusunu hiç bilmediğim bir filmin kareleri sanki gözümde canlandı. Bu genelde çalışacağım filmlerin senaryolarını ilk kez okuduğumda olur, projenin ilk bahsi geçtiğinde değil.
Bu heyecan beni meraklandırdı ve araştırmalarım sonucunda  projenin daha fikir aşamasında olduğunu, ama kostüm tasarımı için beni, set tasarımı için de Hakan Yarkın’ı düşündüklerini öğrenip çok sevindim.

Uzun bir bekleyişten sonra Kelebeğin Rüyası için  ilk toplantı  ekim 2011de yapıldı. Bu toplantıdan sonra 5 ay boyunca haftada bir toplanarak, referans fotoğraflar, şairler hakkındaki kaynak kitaplar, şiirler, dönemin atmosferini anlamamızı sağlayacak binlerce detayı inceledik, okuduk, baktık, konuştuk. Bu uzun  süreç yaratıcı ekip olan bizlerin müthiş bir görsel gerçeklik oluşturmasını sağladı.

5 ay boyunca, 14 mart 2012’ye kadar sahaflardan ve Zonguldaktaki aile albümlerinden toplanan binlerce döneme ait fotoğrafları inceledim, ekibimle bu fotoğrafları gruplara ayırarak arşiv tabloları oluşturduk. Ve ben aylarca bu fotoğrafların içinde yaşadım. Yeterince baktığıma karar verince çizmeye ve filmin renklerini, dokusunu oluşturcak olan kumaşları aramaya başladım.

Şimdi geriye bakınca en keyifli zaman kumaş arayışı gibi geliyor. Daha işin çok başındaydım, bir kelebek kadar hafiftim ve binlerce (abartmıyorum) kumaşa dokunarak filmin renklerini yakalamaya, hayal etmeye çalıştım. Şifonlar, satenler, danteller, ipekler, krepler, yünlüler, ketenler, nerdeyse dokunmadığım kumaş türü kalmadı.

Kumaş örneklerini upuzun kartelalar yapıp görüntü yönetmeni ile paylaştıktan sonra seçtiğimiz kumaşları almaya başladım. Binlerce metre kumaş…Seçilmesi, alınması, nakliyesi haftalar sürdü. Alınan kumaşlar atölyemde önce filmdeki insan gruplarına göre; askerler, madenciler, mükellef kaçakları, öğrenciler, polisler, köylüler, şehirliler, kasabalılar, ayrıldı ve çizimlerle birlikte  dikim atölyelerine gönderilmeye başlandı. Saymak filmin son haftası aklıma geldi, baktım tam 18 ayrı atölye ile çalışmışım ve toplamda 2000’e yakın, her kostümün 3 parçadan oluştuğunu varsayarsak 6000 adet parça üretilmiş. Zonguldak çekimlerinden sonra İstanbul’a dönerken 3 büyük kasa kamyon ve bir TIR’ a ancak sığabildik!  16 senedir meslek hayatımda ilk defa bir tır dolusu kostümüm oldu.

Kumaş seçimi ve kostümlerin eskitilmesi beni en çok zorlayan ve düşündüren konulardan biriydi.  Eskitme işlemi, kostümün karakter ile bütünleşmesini sağlıyor ve karakteri gerçek kılıyor. Dikilen kostümlerin bazılarını taş yıkama fabrikasına götürdüm ustalara uzun uzun anlatarak ne istediğimi anlattım. Ancak  taş yıkama kumaşın sadece apresini alıyor, yumuşatıyor. Asıl iş, fırçalamak, tekrar fırçalamak, zımparalamak, tüylendirmek, aşındırmak. Biz de bütün kostümleri tek tek fırçaladık, yaka kenarlarını zımparadan geçirdik, yünlü kumaşları tüylendirdik. Bunun için ayrı bir ekip kuruldu. Çekim gününe kadar dikimden çıkan tüm kostümler bu ekibin elinden geçti. Fırçalama sonrasında kostümlere airbrush ile gölgeler yapıldı. Tek tek, yaka ve kol kenarlarına, sırta, eteklere, paçalara koyuluklar verildi. Bunlar beyaz perdede gözün tam olarak göremediği, ama bütün olarak gerçeklik algısını çok etkileyen detaylar.

Kostümler dikilirken, erkek kemer tokaları imal ettirip döneme uygun ince deri kemerler yaptırıldı. Şapkalar çizildi, şapka atölyesi de üretime başladı. 2.el butiklerden çantalar satın alındı. Ayakkabılar çizildi ve yaptırıldı. Eldivenler diktirildi. Küpe, yüzük, saat, kolye, broş gibi aksesuarların bulunması, seçilmesi alınması da haftalar sürdü. Yünler alınıp  kazaklar, hırkalar ördürüldü. Bazıları triko  el makinelerinde yaptırıldı. Kravatlar diktirildi.

Karakterlerin renkleri belirlendi ana karakter kostümleri dikimlerine başlandı. Hepsi için ayrı bir gardrop oluşturuldu. Kostüm provalarında karakterlerin hangi sahnelerde hangi kostümleri giyecekleri belirlenip fotoğraflanarak bir devamlılık dosyası oluşturuldu.

Ve nihayet 3 Temmuz 2012’de Zonguldak’ta çekimlere başladık.

Bir kostüm tasarımcısı olarak, senaryoyu ilk okuduğumda gözümde canlandırdığım her detayı, rengi, aksesuarı, dokuyu filmde kullanabildiğim, hayal ettiğim, tasarladığım herşeyi, kağıttan gerçeğe dökebildiğim için çok mutluyum. Ayrıca böyle bir bütçeye ve  bana güvenen bir yapımcıya sahip olduğum için de çok şanslıyım.

Hayal ettiğimin ve yapabildiğimin en iyisini yaptım, sonuç beklediğimden çok daha şiirsel ve romantik oldu ve artık kelebeğimiz uçmaya başladı…

One Comment

  • Cansu Coşkun dedi ki:

    Ne kadar güzel anlatmışsınız.. Okurken çok heyecanlandım ve bir parçası olmayı istedim. Filmleri saedece hikayeleriyle değerlendiriyoruz daha çok, ne kadar yanlış! Arka plandaki çalışmaları göz önüne alınca her yapım daha bir devleşiyor insanın gözünde. Kesinlikle çok meşakkatli olmuş ama sonuca değmiş; sizin nezninizde tüm çalışma arkadaşlarınızın ellerine, emeklerine sağlık. İyi çalışmalar.

Leave a Reply